Iğdır'da feci kaza! Otomobil ile motosiklet çarpıştı: 3 ölü, 2 yaralı
Kutsal oy sandığı - Diken
28.05.2023 - Pazar 08:57
[ad_1]

HÜRREM SÖNMEZ
@hurremsonmez
Vergi ödemek dışında devletle hemen hemen hiçbir ilişkisi olmayan babamın, ben çocukken en önemsediği iki hadiseden biri oy kullanmak, diğeri nüfus sayımıydı.
Nüfus sayımlarında eve gelen sayım memuru, mühim bir misafir gibi beklenir, biz çocuklar tarafından apartmanımıza girişi gözlenirdi. Sayım memuru kapıyı çaldığında, hemen içeri buyur edilir, sayılacak ev halkının toplandığı misafir odasındaki büyük masaya oturtulur, ikramda bulunulurdu. Sayım sırasında sohbet de edilirdi, benim “Ay ne ne tatlı kız” diye başım okşanır, “Yaa işte bu da bizim tekne kazıntısı” denir, her beş yılda bir vatandaş olarak kayda girdiğimiz iki kutlu günden biri olarak sayım gününe de ‘evimize gelen devlet’ sureti sayım memuruna da saygıda kusur edilmezdi.
Dini bayramlarda dahi işe gittiği için asla evde olmayan babam, sayım süresince sokağa çıkma yasağı uygulandığı için evde geçirdiği tek pazar olan sayım günlerinde, her beş yılda bir aynı sandalyeleri tamir ederdi. “Allah büyüktür, devlete saygı gösterilir, hayatta sebat etmek ve istikrar çok önemlidir.”
İstikrarlı bir şekilde Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve AKP sıralamasıyla, yaşadığı müddetçe daima sağ partilere oy veren babam, seçim günleri ise sabah erkenden takım elbise, kravat, düğüne gider gibi hazırlanır, annemi, “Hadi hadi kalabalık olmadan gidelim” diye peşinden sürükler, oyunu kullandıktan sonra da kutsal görevini yerine getirmiş, örnek bir yurttaş gururuyla hayatına devam ederdi.
Ben ilk sandık görevimi yaptığımda 19 yaşında üniversite öğrencisiydim. Öğrenci evim Bakırköy’deydi, beni gecekondu mahallelerinden birine verdiler. Gece heyecandan, biraz da endişeden uyuyamadığımı hatırlıyorum. Sabah 05:30’da yola çıktım, yollarda kimse yok. Aylardan mart, günün ağarmasına çok var, dolayısıyla her yer kapkaranlık, tek başıma yürüdüğüm sokaktaki ayak sesimin yankısı kulağımda hâlâ.
O zamanlar sandık görevi yapmak bugünlerdeki gibi yaygın ve kıymet verilen bir mevzu değil, daha doğrusu bizim cenah bakımından öyle, sadece politik ve örgütlü gençler bu işlerle uğraşıyor ama ben örgütlü veya öyle pek politik bir yerden de gelmiyorum.
Refah Partisi’nin yükselişe geçtiği zamanlar… Görev yaptığım mahallede çok güçlüler, önde bir erkek, arkasında beş çarşaflı kadın geliyor mesela, hemen birileri karşılıyor, sandıklarını buluyor filan, gayet örgütlüler, paraları var, seçim günü boyunca sandviçler, meyve suları, tatlılar havada uçuşuyor. Bilmem kim teyze evinden alınacak deniyor, arabayla gidip alınıyor, konuşmaları duyuyoruz, biz de yanımızda getirdiğimiz bisküvileri filan kemiriyoruz. Ama haklarını teslim edeyim, Refah Partililer o zaman sandık alanında bulunan herkese getirdiklerini ikram ederdi, biz almasak da en azından şimdikilere göre daha görgülüymüşler.
Nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama sandık kurulunda kişi sayısı az olduğundan belki, bana parmak boyama görevi verdiler. Evet parmak boyası mühim. Oy kullanma süresi boyunca parmak boyama görevimi Bekçi Murtaza misali aşkla yerine getirdim. Hatta “Abdest olmuyormuş bu boyayla” diye parmağını boyatmak istemeyen sakallı hacı dayılara, “Aman dökme ondan, kaç gün çıkmıyor” diye direnen teyzelere karşı çetin bir mücadele verdim: “O parmak boyanacak!” Farkındaysanız bu seçim parmak boyası geri gelsin talepleri, iktidar tarafından ısrarla duymazdan gelindi. Bir sebebi vardır herhalde değil mi?
Neyse ben o seçim oy kullanma bittikten sonra, oylar sayılırken, tutanaklar bağlanırken de görevimin başından ayrılmadım. Sonra yine karanlıkta tek başıma yürüye yürüye eve döndüğümü, eve döndükten sonra çöplerden oyların çıktığına dair haberleri dinleyip hırsımdan ağladığımı hatırlıyorum. Hayır yani ben parmak boyama görevimi özen ve sadakatle yerine getirmişken, nasıl oluyordu da yaşlı başlı kudretli siyasetçiler oylarımıza sahip çıkamıyordu.
Sonuçta seçim kaybedildi ama hiç kazanımım olmadı değil, annem benim bu gayretim ve emeklerimizin boşa gitmesinden mütevellit üzüntüm karşısında, “Sen üzülme ben belediye seçiminde senin SHP’ne oy veririm” dedi. Solculardan hoşlanmayan, beni de ‘solcu’ olduğum için ‘halk partili’ olarak konumlandıran babama rağmen üstelik, annem öyleydi, daima bizim mutluluğumuzu isterdi.
Çocuklarının, torunlarının güzel bir geleceği olsun, belki de benim annem gibi sadece evlatları mutlu olsun diye o sandığa gidecek, bütün o insanların, bu iyi niyetine duyduğumuz saygıdan, dindar, dinsiz, Kürt, Türk, Alevi, bu toprağı seven herkesin, hepimizin huzur ve barış içinde, ekmeği adilce bölüşerek yaşayacağı bir ülke hayaline dair inancımızdan ötürü oy vermeye gideceğiz, sandıklara sahip çıkacağız.
Siyaseten hiç uzlaşamasak da oy kullanmaya kutsal bir önem atfeden babamla tuhaf bir şekilde aynı yerde buluştuk şimdi; adeta kutsal bir yurttaşlık görevi hepimiz için sandığa gitmek. Vaktiyle onun da oy verdiği partinin “Montajsa montaj canım ne var yani” diyecek kadar, yalanı ve hileyi meşrulaştırdığını görseydi adaletli olmayı ilke edinmiş, “Çok yanlış işler yaptılar hiç beğenmem ama cami yaktıkları büyük bir yalandır, Halk Partisi cami filan yakmadı” diyen, dürüstlükten asla ödün vermemiş babam ne düşünürdü bugün bilemiyorum. O partide hâlâ siyaset yapanlar, şu an bu hâl karşısında “İçinde Allah korkusu olan kötülük yapmaz, kul hakkı yemez, yanlış yollara sapmaz” diye diye tertemiz duygularla onlara oy veren inançlı yurttaşları hatırlıyorlar mıdır, hiç sanmıyorum. Ama ben en az birini tanıyorum.
Bugün bir kez daha sandık görevi yapacağım, kaçıncı kez olacak ben sayısını unuttum. Hâlimiz pek iç açıcı olmasa da genç bir üniversiteli olarak kör karanlıkta tek başına yürüdüğüm o seçim sabahının üstünden neredeyse 30 yıl geçmişken, aralarında benim çok yakınım gençlerin de olduğu pırıl pırıl çocukların yarın oylarına sahip çıkmak için sandıklarda seferber olacağını bilmek içimi ısıtıyor. O karanlık sokakta tek başımıza değiliz şimdi, bunca tehdit, hakaret ve yıldırmaya rağmen üstelik. Sandık başında olacak ve belki orada göreceklerinden ötürü yaşadığı ülkeye dair umudu sarsılacak, tıpkı 30 sene evvel benim yaşadığıma benzer bir gönül kırıklığı yaşayacak kardeşlerime şu an Silivri Cezaevi’ndeki sevgili arkadaşım ve meslektaşım Can Atalay’ın o güzel sözünü yazayım: “Memlekete küsülmez.”
Kim ne derse desin burası bizim ülkemiz, biz bu ülkenin “Dürüst, adil, onurlu insan ol, kimsenin hakkına el uzatma, zalimden yana olma” denerek büyütülmüş evlatlarıyız ve bunları hatırlayarak düşeceğiz bugün yeniden yollara.
[ad_2]
Apsny News