Honduras'ta Nasralla, Trump'ın adayı karşısında avantajlı duruma geçti
Alberto Manguel ve 'Kelimeler Şehri'
07.12.2025 - Pazar 03:18
[ad_1]

Bir zamanlar Arjantin Ulusal Kütüphane Müdürü olan Borges, tam da bu sıralarda ışığını kaybeder ve bu durumu Tanrısal bir inayete yorarak şöyle diyecektir: "Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir."
Manguel, Borges ile başlayan serüvenini şöyle aktarır: "Birkaç yıl boyunca, 1964'ten 1968'e kadar, Borges'e okuyan pek çok insandan biri olma şansına erişmiştim. Okuldan sonra Buenos Aires'in Anglo-Alman kitapçısı Pygmalion'da çalışıyordum. (O sıralarda Manguel henüz 16 yaşlarında gürbüz bir delikanlıdır.) Borges buranın devamlı müşterilerinden biriydi. Edebiyatseverlerin buluşma noktalarından biriydi Pygmalion. Borges Pygmalion'a akşamüstleri geç saatte, Ulusal Kütüphane'deki yöneticilik işinden eve dönerken uğrardı. Bir gün, birkaç kitap aldıktan sonra bana, başka bir işim yoksa akşamları onun evine gelip kitap okumayı isteyip istemediğimi sordu. On altı yaşındaydım. Kabul ettim ve haftanın üç-dört günü, Borges'in annesiyle ve hizmetçileri Fany'le paylaştığı küçük apartman dairesine gitmeye başladım."
Manguel, bu hikâyeyi aktardığında, daha on altı yaşındaki bir delikanlının çömezliğinden midir nedir, o yıllarda asla bu büyük yazara kitap okumanın ayrıcalığının farkında olmadığından dem vurur. Fakat yıllar geçtikçe, Borges'in düşsel varlıklar âleminin labirentlerine indikçe, aynadaki persona yansıması gibi hem edebî biçiminin nüveleri hem de yazarlık dehasının yansıması beliriverir.
Aslında onun edebî kişiliğinin biçimlenmesinde, Borges faktörünün yanında, toplumsal hareketliliğin kıyısında sallanan bir ülkenin ontolojik yapısı da etkili olmuştur. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Arjantin'e Avrupa'dan kitle göçleri olmuş ve 1930'lara gelindiğinde, büyük bir bölümünü işçilerin oluşturduğu bu kitle (daha sonra hafif sanayide çalışan Cabetica negralar - kara saçlılar) ülkenin her tarafına yayıldı. O devirlerde dünyanın tahıl ambarı ve et ithalatçısı olan Arjantin; pamuktan ketene, üzümden şekere, yağlı bitkilerden tütüne, meyve ve sebzeye son derece geniş çaplı bir üretim yelpazesine sahipti. Maden üretiminde ise kömür ve petrol ürünleri yer alıyordu.
Bu durum elbette ki geç sınaî kapitalizmin iki büyük devi ABD ve İngiltere gibi 'emperyal imparatorlukların' iştahını kabarttı. İngiltere geçen yüzyılda Arjantin'in geleneksel et alıcısı oldu. ABD ise kendisinin denetlediği bir ulusal kuruluş ile (Uluslararası Para Fonu) Arjantin'i dışa bağımlı hâle getirdi. Dışa bağımlı olan üçüncü dünya ülkelerinin adeta 'makûs kaderi' olan itkiler, toplumsal ideoloji ve hareketlilik sonucunda bir dizi askerî cuntanın neşvünema bulmasına neden oldu.
Daha 1930'ların başında ülkede Felix Uriburo faşizminin ayak sesleri, 1940'ların şafağında dokuz yıllık bir dönemde (1946-1955) Peronist Darbeyle, tarım oligarşisini sanayi burjuvazisiyle harmanlayan ve işçilere yeni olanaklar sağlayan Juan Peron ve karısı Eva Peron kültünün dayanılmaz popülizmi, 1958'de ülkeyi ABD'ye tamamen bağımlı hâle getiren radikal Frondizi'nin başarısız politikaları ve devir daimle gelen bir dizi darbe, ülkenin hem siyasi birliğinde hem de toplumsal yapısında derin uçurumlar yarattı.
Böylesi toplumsal bir vasatta bir aydının, bir sanatçı ve düşünce insanının düşüncelerini toplumsal koşullardan vareste düşünmek elbette olanaksızdır. Fakat içinde doğduğu toplumun evladı olan bir aydın aynı zamanda olaylara, olgulara, dış dünyaya her şeyden önce bir 'dünya vatandaşı' olarak bakma yükümlülüğünü taşır. Yaklaşık kırka yakın ülke dolaşmış, Polonya asıllı, 20. yüzyılın büyük piyanisti Arthur Rubstein'e kendisinin nereli olduğu sorulduğunda; "Ben her şeyden önce dünya vatandaşıyım" demesi, zannımca bu düşüncemizi kanıtlar niteliktedir.
Konumuzdan çok da sapmadan Manguel üzerine devam edelim. Borges'in âmâ dönemlerinde, Voltaire'den Queiroz'a, Stevenson'dan Kipling'e, Chesterton'dan Sir Thomas Browne'a kadar büyük üstadın en sevdiği yazarları okuyan Manguel, keşfedilmemiş yeni bir dünyanın kapılarını çoktan aralamıştı.
Borges'i Romalı şair Vergilius olarak düşlediğimizde Manguel'i Dante olarak düşlemenin bir sakıncası yok diye düşünüyorum. Vergilius'un Dante'yi, Cennet, Araf ve Cehennem'e götüren düşsel yolculuğu gibi Borges, Manguel'in elinden tutup düşsel deryaların labirentlerinde, kelimelerin yoğun, sancılı ve delişmen dolayımlarında, körlüğün sadece fiziksel ve biyolojik bir kusur olduğuna iman ettirerek hakikat yolculuğunda ona 'gönül gözü' olmuştur.
Bu bağlamda bir çevirmen olan Manguel'i belki de usta bir deneme yazarı olarak anımsayabilmemize olanak sağlayan etmenlerin başında onun, Borges'in rahle-i tedrisatından geçmiş olmasıdır. Borges'in engin dünyasından fışkıran bilgi aktarımı, bu genç dimağın edebî kişiliğini şekillendirmede büyük etki yaptı. Bu veçheyle Manguel, devraldığı bu mirası, müsbet ve müzmin çağdaş sorunları antikiteye başvurarak çözümlemede bir elek olarak kullandı.
Manguel'in ilk kez 2007'de Kanada'da, Massey Konferansı'nda verdiği sunumları kitaplaştırdığı Kelimeler Şehri denemesi, tam da bu noktada çağdaş sorunları, tarihsel mitler ve edebiyat kahramanlarıyla harmanlayarak açımlamaya çalıştığı bir yeniden okuma ve anlama çabasıdır aslında.
Kelimeler Şehri'nde Manguel, özellikle de tarihe ve nostaljiye başvurarak toplumda oturan yerleşik ve tortulaşmış düşünce biçimlerine neşter vurarak ötekiye bakışımızı yeniden sorgular. Onun derdi, toplumsal koşullanmalarla oluşan, tarihten beri süregelen hikâye ve düşünce biçimlerinin şimdi ve bu günü nasıl biçimlendirdiğine ışık tutmaktır.
Bu bağlamda Kassandra'nın Sesi adlı pasajında Alman yazar Alfred Döblin'e atıfta bulunarak, Döblin için hikâyelerin dünya deneyimimizi, kendimizi ve başkalarını kaydetme yöntemimizden bahsettiğini söyler. Aynı şekilde Döblin, Kitabı Mukaddes'e başvurarak Eyüp kıssasını bu bağlamda açımlar. "Istırap içindeki Eyüp, Tanrı'nın ışığının hâlen üstünde parladığı günleri anımsayarak, onun ihsanı üzerimdeyken 'körlere göz, topallara ayaktım', dediğinde hatıranın aktarılması yeterli gelmez. Eyüp, deneyimini inancının kanıtı olarak bir hikâyeye dönüştürüp kâğıda dökebilmeyi diler." "Ah gözlerim şu an yazıya geçselerdi, ah bir kitaba basılsalardı," der.
Manguel'in Döblin'den aktardığı bu hikâye, kuşkusuz hikâyelerin bir aktarım aracı olarak, bir yol gösterici olarak önemini gözler önüne seriyor. Ve ekler Manguel: "Hikâyeler belleğimiz, kütüphaneler bu belleğin depolarıdır ve okumak da, ezbere söyleyerek, onu tekrar deneyimlerimize dönüştürerek bu belleği yeniden yaratmamıza olanak sağlayan beceridir."
Yine Manguel, Döblin'in ufuk açıcı yorumuna dayanarak Âdem'in yaradılışına ilişkin yorumunu aktarır. Kadim bir bilgi ve kutsal bir bilgi emaneti olarak Tanrı'nın Âdem'e isimleri öğretip yeryüzünü göstermesine Döblin'in yorumu şu şekilde olmuştur: Âdem, zaman içinde devinen ve zaman içinde gelişmekte olan insanların yekûnudur. Manguel; "Âdem'in kelimeleri bizim kelimelerimizdir, bize hem zamanda hem uzamda yer açarlar" diyerek bilginin kaynağına ve aktarımına ilişkin daha kapsayıcı evrensel bir epistemolojiye atıfta bulunur.
Borges'in öğrencisi yine antikiteye başvurarak Gılgamış Tabletleri'nden, ötekinin müphemliği ve sakıncalaştırılmasına ilişkin bir hikâye anlatımıyla metaforik bir yorum getirir. Gılgamış ve Enkidu arasındaki egzotik, varoluşsal ilişki; ölüm, varoluş, iktidar ve mücadele bağlamında bugünkü uygarlığın 'ötekilik'e atfettiği anlamı pekiştirir.
"İnsani faaliyetlerin giderek artan biçimde mekanikleşmesinin aşıladığı korku, XVIII. ve XIX. yüzyıl Avrupa'sında, saklı bir benliğin duyulabilir mevcudiyeti olarak öteki kavramını doğurdu. Öteki, gizli ve nihai olarak bilinemez iç dünyaydı, kalbin karanlık yüzüydü." (A. Manguel)
Michel Foucault'nun, ötekiliği özellikle iktidarın bir üretimi olarak ele alması, Manguel'in aktardığı Gılgamış-Enkidu söylencesine koşut düşer. Foucault'nun toplumsal normlar tarafından ötekileştirilen akıl hastaları, hapishaneler ve norm dışı bireyleri, mitsel bir söylenceyi çağdaş bir söylence olarak bütünleştirir gibidir. Bu da elbette ki Manguel'in defaatle üzerinde durduğu 'hikâye ve tarih' yazımının hegemonik gücünden kaynaklanıyor. Manguel'e göre canavarlar (Enkidu) her zaman canavar olarak kalmazlar; bu, hikâyelerin bize sunduğu esinlerden biridir. Bütün hikâyeler, aslen yorumladığımız hikâyelerdir ve hiçbir okuma masum değildir, der.
Haydi, Manguel'in anlatı ormanlarında gezinmeye devam edelim. Kelimeler Şehri'nde Manguel, Babil'in Tuğlaları pasajında, Babil metaforu üzerinden dil üzerinden ötekiyi anlama çabasına değinir. M.Ö. İkinci Nabukadnezar döneminde bir nevi 'modern gökdelen' olarak tasvir edeceğimiz, göğe doğru yükselerek inşa edilen bu devasa yapı, insanlığın tipik bir kibrinin göstergesiydi. O dönemde insanlar sadece tek bir dil konuşurlarmış ve Tanrı da insanların bu kibrine karşılık dillerini karıştırır ve insanlar birbirlerini anlayamadığı için kule de yarım kalır.
Müteal, mutlak bilgiye ulaşmak için insanların bu amansız çabasının cezası, Manguel'in dil ve anlaşılmaya yönelik getirdiği modern okuma biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Manguel bu laneti terse çevirmenin olanaklılığını şöyle belirtir: "Bütün sözler öteki'nin bilgisine, öteki'nin dinleme ve idrak etme, okuma ve ortak bir şifreyi çözme yetisine gereksinim duyar ve hiçbir toplum ortak bir dili olmaksızın var olamaz. Babil mitinin görünmeyen kısmı, birlikte yaşamanın, dili bir arada olmak için kullanmayı gerektirdiğini teslim eder, zira dil hem öz-bilinç hem de bir başkasının bilincini gerektiren bir işlevdir."
Manguel'in ötekini anlama bağlamında ele aldığı dilin işlevi ve toplumsal alanda örgütlenme biçimini, Fransız dilbilimci, yapısökümcülüğün müdavimi Jacques Derrida en iyi açımlamıştır. Çünkü Derrida'ya göre ötekiyi anlamak dil vasıtasıyla mümkündür, ancak dil kendi içinde başka imkânlar taşır; bazen çok kapalıdır, belli bir şifreleme ve çözümleme yoluna gereksinim duyar. Bu da dilin karmaşıklığını ve anlaşılmazlığını yüceltir. Böylece dil her zaman ötekiliğe bir alan açar.
Manguel, Babil Tuğlaları pasajında, Babil lanetinin aslında çok da kötü bir ceza olmadığını, bu durumu postmodern zamanlarda kimlik ve dillerin bir arada hemhâl olduğu bir vasatta bunu bir lütfa çevirebileceğimizi müjdeler. Bu da her şeyden önce insani meziyetlerimizi öne çıkararak ötekini anlama yolunda atılacak adımla mümkün olabilecektir.
Alberto Manguel'in ötekiliği kavramak açısından belki de en etkileyici somut örneği Cervantes'in kahramanlar kahramanı hayali şövalyesi Don Kişot'u açımladığı, Don Quijote'nin Kitapları pasajı göze çarpar. Bu pasaj tesadüfi değildir. Borges'in 1939'da yayımlanan, Don Kişot'u farklı bir okuma biçimi olarak ele alan öyküsü 'Don Kişot'un Yazarı Pierre Menard', Manguel için bir ilham kaynağı olmuştur ve Don Kişot metaforuyla bu günün ideolojik oluşumunu, Endülüs İspanyası, Arap Müslümanları, Yahudilerin İspanya'dan sürülmesinin tarihsel arka planı bağlamında Don Kişot'un nasıl bir kahramanlık öyküsünden savaş övgüsüne dönüştüğünü kritik eder.
Manguel'e göre Don Kişot, bir tarihsel mit yaratma bağlamında gerçeğin kurmacanın kucağında nasıl boca edildiğinin göstergesidir. Don Kişot, olgular dünyasını kendi zihin dünyasında farklı algılayarak hayali bir ötekini inşa eder. Aslında bu durum, Batı'nın tarihi yeniden inşa etme ve hegemonya kurma dürtüsünü tetiklemiştir. Bugünkü Batı tandanslı ideolojik yapı, varlığını biraz da bu duruma borçludur. Don Kişot esasen Batı'nın Haçlı Seferleri ile Doğu karşısındaki konumunu, egemenliğini pekiştirmesinin bir aracıdır.
Gelin bu durumu müellifinden dinleyelim: "Hristiyan Roma son Haçlı Seferi'ni 1270 yılında Araplara karşı düzenledi. İki yüzyılı aşkın bir süre sonra, Katolik İspanya, Yahudileri ve Arapları topraklarından atarak kendini resmî olarak Arap ve Yahudi kültüründen ayırdı. Kendine 'araç' olarak 'hükümeti' uygun gören Batı, bu tahliye eylemleriyle muzaffer hami rolünü üstleniyor, Doğu'ya ise sanat ve zanaatta bir hayli usta olan itaatkâr düşman rolünü biçiyor, böylece Arap ve Yahudi, resmî görüşte egzotik ötekiye dönüşüyordu." (A. Manguel)
Manguel'in Don Kişot anlatısı özelinde dikkat çektiği nokta, hikâyelerin tarih yaratımı ve nasıl bir ideolojik aygıta dönüştüğüne dikkat çeker. Bu durum ayrıca Edward Said'in, Batı'nın, Doğu'yu; irrasyonel, duygusal ve öteki olarak konumlandırdığı oryantalist bakış açısıyla birebir örtüşüyor.
Alberto Manguel'in anlatı ormanlarındaki son durağımıza geldik. Hal'in Ekranı pasajı son durağımız. Manguel bu son durakta, mutlak bilgiye erişme ve kendimizi ötekiden korumak için mükemmelleştirilen determinist toplumsal mekanizmaların nasıl inşa edildiğini Arthur C. Clarke'in aynı adlı romanından uyarlanan Stanley Kubrick'in 1968 yapımlı 2001: Bir Uzay Destanı (2001: A Space Odyssey) filmindeki Hal 9000 yapay zekâ bilgisayarı metaforu üzerinden anlatır.
Hikâyede, insanlığın yeni hedefi Jüpiter gezegenine ulaşmaktır. Bunun için de beş kişilik bir mürettebat, Hal 9000 isimli yapay zekâ bilgisayarının yönlendirmesi ile hedeflerine ulaşmayı planlamaktadırlar. Hal bir insan gibi konuşup insani tepkiler vermektedir. Ancak insanlardan farklı olarak o kusursuz bir makinedir. Keşif sırasında Hal, iletişim sisteminde bir hata olduğu sinyalini verir. Mürettebat çeşitli tetkikler sonucu iletişim sisteminde herhangi bir aksaklık olmadığını anlar ve Hal'in yanılmış olduğunu anlayıp onu devre dışı bırakmaya karar verir. Hal bu durumu anlar ve mürettebatın oksijen ikmalini keser. Hal'in yaratıcıları Hal'e herhangi bir mürettebatı öldürme yasağı koymadığı için yapay zekâ bilgisayarı, amacına yönelik hedefe engel olarak insan zekâsını görmüş ve mürettebatı ortadan kaldırarak Jüpiter hedefine odaklanmıştır.
Manguel bu durumu şöyle açıklar: "Hal hata payı olmayan bir makinedir; 'her ne pahasına olursa olsun', hatta yaratıcısının hayatı pahasına dahi, istenen hedefe ulaşmak üzere inşa edilmiştir. Toplumumuzun itici gücü olarak kurduğumuz ticari yapı da tıpkı bu diğer hayali inşalar kadar mükemmel ve öldürücü niteliktedir. Ona bir hedefe ulaşma, her ne pahasına olursa olsun mali kâra erişme komutunu verdik; ancak belleğine şu ihtarı kazmayı ihmal ettik: Hedefe ulaşmak bizim hayatımıza mâl olmamalı."
Manguel'in distopik bir anlatı gibi görünen analizleri, yanı başımızda yeşeren, dallanıp budaklanan yapay zekâ çağında neyin distopik, neyin ütopik, neyin gerçek ve kurmaca olduğu, bir açıdan kendini gerçekleştiren bir kehanet olarak artık çok tehlikeli bir muğlaklıkla beliriyor. Bilgi ve teknoloji çağında galiba tek kurtuluş göğe bakma, kadim bilgiye, kitaplara ve her türlü insani erdemlere bağlı kalma, yeni bir kurtuluş vadedebilir.
[ad_2]
Apsny News