Vicdanın kurumsallaşması ve madenciler - Diken

23.08.2026 - Pazar 07:51

[ad_1]

Sevgi Uçan Çubukçu*

Susan Sontag’ın Başkalarının Acısına Bakmak kitabı, başkalarının acısına tanık olmanın ahlaki ve politik anlamını sorgular. Sontag’ın temel sorusu yalnızca “Acıya bakmalı mıyız?’ değil, daha çok “Gördüğümüz acı karşısında ne yaparız?“dır. Bir savaş fotoğrafına, bir deprem enkazına, yaralı bir insana ya da başka bir insanın yoksulluğuna bakmak, bizi doğrudan vicdanlı yapmaz ya da politik olarak sorumlu kılmaz. Görüntü bizi sarsabilir ama sarsılmak ile sorumluluk almak arasında önemli bir mesafe vardır. Sontag’ın tartıştığı meselenin asıl önemi de bu noktada ortaya çıkar: Bakmak ile görmek, görmek ile anlamak, anlamak ile sorumluluk almak aynı şey değildir. Acının görüntüsü, ancak onun nedenleri ve toplumsal, politik bağlamıyla ilişkilendirildiğinde etik bir soruya dönüşebilir.

Group of shirtless men seated together, backs covered in handwritten Turkish phrases, with a yellow helmet and water bottle nearby in a protest setting.
Madencilerin Ankara’daki ilk eylemi. Fotoğraf: Bağımsız Maden İş / X

Doruk Madencilik işçilerinin direnişi de bu soruları düşünmemizi sağlıyor. 2026 yılının Nisan ayında maden işçileri, ödenmeyen ücret ve tazminatlarını almak için Eskişehir’den Ankara’ya yürüdü. Dokuz günlük yürüyüşün ardından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne ulaşan işçiler burada açlık grevine başladı. Eylem sırasında polis müdahalesi ve gözaltılar yaşandı. Madenciler ücret ve tazminatlarının ödenmesini, çalışma koşullarının iyileştirilmesini, iş güvenliğinin sağlanmasını ve sendikal nedenlerle işten çıkarılanların işe geri dönmesini talep ettiler. Madenciler bedenlerini ortaya koyarak “Açız, yoksuluz, çıplağız” sözüyle topluma ve devlete şunu söylemiş oldular aslında: ‘Bu hakkın ihlali bizim hayatımızı, bedenimizi ve geleceğimizi etkiliyor.’

Madencilerin direnişi bize en temelde şu soruyu sorduruyor: Başkasının acısı artık görmezden gelinemeyecek hale geldiğinde, toplum ve devlet nasıl bir tutum alır? Televizyon ekranında, sosyal medyada ya da bir gazetenin fotoğrafında madencinin çıplak bedenini görmek başka bir şey, o bedenin bakanlık kapısına kadar gelmesi çok başka bir şeydir. Çünkü artık acı, devletin kapısına dayanmış; madenciler acıyı görünür kılmakla kalmamış, sorumluluğun adresini göstermişlerdir. Bu nedenle bu haklı talepler ve direniş sadece işçi ile işveren arasındaki bir uyuşmazlık olarak okunamaz. İlk bakışta mesele işverenin işçiye ücretini ve tazminatını ödememesi biçiminde ortaya çıkmış olabilir. Ancak, madencilik gibi çalışma koşulları ağır ve tehlikeli bir işkolu başta olmak üzere, her sektör için devlet, yalnızca ekonominin dışında duran bir hakem değildir. Çalışma ilişkilerini düzenleyen, iş sağlığı ve güvenliği standartlarını belirleyen, sendikal hakların kullanılmasını güvence altına alan ve hukukun uygulanmasını sağlayan temel ve belirleyici aktördür.

Üstelik Nisan ayından bugüne kadar süren direnişte, devletin bizzat bu müzakerenin doğrudan tarafı haline geldiğini görüyoruz. 23 Mayıs tarihli Bağımsız Maden-İş’in açıklamasında, üç ayrı bakanlığın garantörlüğü ve denetimiyle bir müzakere sürecinin yürütüldüğü ve 15 Mayıs’a kadar hakları olan miktarların ödeneceği yönünde taahhütte bulunulmasına rağmen çok azının ödendiği açıklanıyor. Haziran ayında ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın girişimleriyle işçi ve işveren arasında yeni bir uzlaşı sağlanmış, alacakların ödenmesi bir takvime bağlandığı bilinmekte. Ne var ki Temmuz sonundan itibaren madencilerin yeniden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde toplanması ve protokoldeki ödemelerin yapılmadığını ileri sürmesi, meselenin neden yalnızca işçi-işveren ilişkisi olarak görülemeyeceğini kanıtlar niteliktedir. Çünkü bu müzakere süreçleri, devletin garantörlüğünü doğrudan ortaya koymaktadır. Devlet bir uzlaşma zemininin oluşmasını sağlıyor, ödeme takvimini güvence altına alıyor ve taraflar arasında arabuluculuk yapıyorsa, artık yurttaşın hak kaybı karşısında bu sorumluluktan kaçması mümkün değildir. Çünkü modern devletin varoluşsal sebeplerinden biri, yurttaşın hakkının gerçekleşmesini güvence altına almaktır.

Başkasının acısından etkilenmek, üzülmek, yardım etmek istemek bireysel olarak çokça hissettiğimiz bir duygudur. Ama ‘vicdan’ dediğimiz şey sadece bireysel midir? Demokratik siyaset açısından ‘vicdan’ın bundan daha fazlasına ihtiyacı vardır. Çünkü demokrasilerde bir toplumun adaleti, yalnızca bireyler olarak ne kadar duyarlı olduğumuzla ilgili değil, vicdanın kurumsal hale getirilmesiyle ilgilidir. Örneğin bir maden işçisi hakkını alamadığında devlet görevlisinin kişisel vicdanına başvurmak zorunda kalmamalıdır; ya da açlık grevine başladığında bir bakanın merhamet göstermesini beklememelidir; çıplak bedenini ortaya koyduğunda toplumun duyarlı olmasıyla yetinilmemelidir. Hak, devlet tarafından merhamete bağlı olmaktan çıkarılıp kurumsal güvenceye bağlanmalıdır. Bu açıdan ‘vicdanın kurumsallaşması’, devletin, yurttaşın acısını görmesini sağlayan programların, uygulamaların, denetim mekanizmalarının ve yaptırımların varlığı anlamına gelir. Yani vicdan, devletin ya da devlet görevlilerinin iyi niyeti değil, yurttaşın hakkını güvence altına alan kurumların niteliğidir.

Peki herkesin acısı aynı ölçüde görünür mü?

Bazı acılar kolaylıkla kamusal ilgi görürken bazıları görünmez kalabiliyor. Bazı bedenler çok kolay ‘haber’ olurken, bazı bedenler yalnızca birer istatistik olarak kalabiliyor. Madencinin yeraltında çalışan bedeni, çıplak, aç, yorgun ve yaralanmış haliyle kamusal alana çıktığında ne olur? Elbette bunun anlamı duruma ve döneme göre değişebilir. Ancak bizi burada ilgilendiren, yeraltında görünmez kalan bedenin çıplaklığıyla kamusal alanda görünür hale gelmesinin politik anlamıdır. Çünkü madencinin bedeni artık yalnızca üretim öznesinin bedeni değil, hak talep eden, görülmeyi ve tanınmayı isteyen bir yurttaşın bedenidir. Hannah Arendt’in ‘haklara sahip olma hakkı’ kavramıyla düşündüğümüzde, madencilerin direnişi çarpıcı bir soruyu önümüze çıkarır: Bir yurttaş Ankara’ya yürüyerek, bedenini açlığa mahkum ederek, baretlerini yere vurarak, bakanlık kapısında oturarak,gözaltına alınarak hak talebini görünür kılabiliyorsa, o hakkın kurumsal güvencesi var mıdır? Çünkü ‘hak’, sadece hukuken var olduğunda değil, fiilen kullanıldığında vardır. Örneğin işçinin ücret hakkı, sendikal hakkı, tazminat hakkı vardır. Ancak bu haklar kullanılamıyorsa, yurttaşın sahip olduğu hak ile gerçekleştirebildiği hak arasında bir mesafe ortaya çıkar. İşte madencilerin mücadelesi bu mesafeyi görünür hale getirmiştir.

Siyaset bilimi ve demokrasi teorisi derslerinin en temel metinlerinden olan Alexis de Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi kitabından, yurttaşlığın yalnızca hukuken tanınmış haklara sahip olmak değil, ortak meseleler etrafında bir araya gelme, örgütlenme ve bu meseleleri kamusal alana taşıma kapasitesiyle ilişkili olduğunu biliriz. Bu açıdan madencilerin Ankara’ya yürüyüşü, hak kaybını bireysel bir mağduriyet olmaktan çıkarıp kolektif bir politik talebe dönüştürmeleri bakımından önemlidir. Sontag’ın işaret ettiği gibi ‘başkalarının acısına bakmak’, acının tüketilen bir görüntüye dönüşmesi riskini taşır. Evet görüntüler bizi üzer ve sarsar; ancak kısa süre sonra başka görüntüler bir önceki acının yerini alır. Bununla birlikte madenciler, çıplak bedenleriyle kendilerini görünür kılarak farklı bir şey yapıyorlar: Kendi acılarını politik bir talebe dönüştürüyorlar. Böylece madenci, yalnızca acının nesnesi ya da mağduriyetin temsilcisi olmaktan öte, kendi hakkının politik öznesi olarak ortaya çıkıyor. “Beni görün, beni duyun’ demekle yetinmeyerek devlete doğrudan sorumluluğunu hatırlatıyor: ‘Ben, hak sahibi bir yurttaşım.’

Tam bu noktada soruyu artık başka türlü de formüle etmemiz gerekiyor: ‘Başkalarının acısına bakmak’ bizi ne zaman yurttaş yapar? Siyaset bilimi literatürü bu soruya pek çok yanıt üretmiştir. Örneğin Hannah Arendt, hakların varlığını, bireyin bu hakları tanıyacak ve güvence altına alacak bir politik topluluğa ait olmasına bağlar. Çünkü demokratik toplumda yurttaşlık, yalnızca seçim gününde oy kullanmakla değil, başkalarının haklarının da kamusal alanda savunulabilir olduğunu kabul etmekle ilgilidir. İşte vicdanın devreye girdiği yer burasıdır: Başkasının acısını fark etmek ve anlamak. Yurttaşlık ise ‘o acının bir hak ihlali olduğunu’ kabul etmektir; demokrasi, tam da bu kabulü kurumsal güvenceye dönüştürmektir aslında.

Madencilerin direnişinde asıl önemli olan da devletin yurttaşının acısını görüp görmediği ya da ne zaman gördüğüdür. Madencinin ‘acı’sı bakanlığın kapısına dayandığında mı? Madenci ‘açlık grevi’ne başladığında mı? Madencinin ‘bedeni’ çıplak kaldığında mı? Yoksa madencinin ‘hak’ı henüz ihlal edilmeden mi? Demokratik devletin niteliği, yalnızca kriz ortaya çıktığında müdahale etmesiyle ölçülemez. Asıl mesele, krizi yaratan hak ihlallerinin ortaya çıkmasını engelleyecek kurumların çalışıp çalışmadığıdır. Vicdanın kurumsallaşması ise devletin, yurttaşın bedenini son aşamada görmek zorunda kalmaması demektir. Örneğin işçinin Ankara’ya kadar yürümesine gerek kalmadan hakkını alabilmesi; açlık grevine başlamasına gerek kalmadan sesinin duyulması; bedenini çıplaklaştırmasına gerek kalmadan insan onurunun tanınmasıdır. Yani bir devlet garantisinin protesto sonrasında değil, ‘hak’ olduğu andan itibaren işlemesi demektir.

Bu nedenle madencilerin direnişi bize bir emek mücadelesinin çok ötesinde, siyasal rejimin vicdanını sorgulatıyor aslında. Burada önemli olan ise tanık olduğumuz acıyı nasıl bir siyasal sorumluluğa dönüştüreceğimizdir. Acıya bakmak bireysel bir tercih olabilir; ama acıyı anlamak politik bir bilinçken, acıdan sorumluluk duymak ise yurttaşlık bilincidir. Bunların da ötesinde, çok daha kritik olan mesele, aynı acının yeniden ortaya çıkmasını engelleyecek kurumları inşa etmektir. Bunun gereği ise, madencilerin çıplak bedeninden devlete ve siyasi iktidara yapılan şu yurttaş talebini görmektir: ‘Bizi çıplak bedenlerimizle görmek zorunda kalmayacağınız bir toplumsal ve siyasal düzeni inşa edin.’

*Doç. Dr., Siyaset bilimi ve kadın çalışmaları.

[ad_2]
Apsny News

Yorum Yazabilmek İçin Lütfen Giriş Yapın.