Editör E harfine yaslanmış uyuyordu

29.06.2025 - Pazar 11:56

[ad_1]

MUSTAFA ALP DAĞISTANLI

mustdagistanli@gmail.com

İsmet Özel’in güzelim şiirini biraz kötüye kullanmış gibi oluyorum ama… Ece Ayhan’ı biraz kötüye kullanıp şu başlığı da atabilirdim tabii: Editör E gerçekten yaşadı mı patron?

Bir zamanlar gerçekten yaşadıysa bile bir iz bırakmışa benzemiyor. Benim anladığım, pek ortalıkta değil.

Tamam, abartıyorum; iyi editörlük işleri ve editörler var mutlaka; çetelesini tutmadım ne de olsa. Şimdi son 15 günde okuduğum bazı kitaplardan sıralayacağım bazı örneklere üşenmeyip bir göz atın da abartma suçundan bana vereceğiniz cezayı öyle biçin.

Yapı Kredi Yayınları (YKY) çok iyi bir iş yapıp Yaşar Kemal’in röportajlarını bastı yeniden: Röportaj Yazarlığında 60 Yıl. Yazarımızın 1951-1963 arasında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan röportajları bunlar. Önce yazıların yayın tarihleriyle ilgili rahatsızlığımı, (bence) hataları sayayım.

Röportajların ilk yayın tarihleri ve yayınlandığı kaynak yazıların ta en sonuna konmuş. Mesela Kaçakçılar röportajı 50 sayfa tutuyor, sayfa çevire çevire sonunu bulup görebiliyorsunuz. Yok öyle! bilgi aslanın ağzında. İnsan, okumaya başladığında olmasa bile ortasında, röportajın ne zaman yapıldığını merak ediyor. Bazan öğrenmek için can atıyor. Klasik kural, metnin başladığı sayfada bir dipnotla bu bilgiyi vermektir. Editörün görevi okurun işini kolaylaştırmaktır, zorlaştırmak değil.

Sonra, anlaşılıyor ki bu uzun röportajlar gazetede bir günde yayınlanmış olamaz; belli ki tefrika edilmiş. Dolayısıyla, editör bu bilgiyi de vermeliydi bize: Şu şu tarihler arasında sekiz bölüm halinde yayınlanmıştır, gibi.

YKY’nin bastığı Ece Ayhan yazıları derlemelerinde de ciddi bir tarih sorunu var. Aynalı Denemeler ve Sivil Denemeler Kara’dan bahsediyorum, onları okudum. Tarihler ve kaynak yine yazıların sonuna konmuş. Deli olmak işten değil! Ama daha önemli bir eksik de var; tarih olarak sadece yıl verilmiş, “1992” gibi. Yazıların ve Ece Ayhan’la yapılan röportajların kimi dergilerde, kimi gazetelerde yayınlanmış. Klasik ve olması gereken kural, dergi haftalıksa haftayı, aylıksa ayı, gazetenin de gününü vermektir.

Bunun neden önemli olduğunu bence şu durum gösteriyor. Ece Ayhan Aynalı Denemeler’de İsmet Özel’in şairliğini övüyor. Dahası, Ece için önemli bir tanımla ‘kafası sivil‘ diye niteliyor ve bir yerde de “… ve sıkı düşünürün İslam’a girişi ya da ‘iyiler taifesi’ne geçişi o kadar da önemli değildir” diyor. Bu üç anışın tarihi (!) de 1993. Buraya dikkat! 1993 kritik bir tarih; bu yılın Temmuzu Sivas/Madımak katliamıyla kanıyor. Ece Ayhan, İsmet Özel’le ilgili o lafları acaba Temmuz’dan, katliamdan önce mi söyledi, sonra mı? Ece, İsmet Özel’i kötü şairliğe indirmezdi, ama ‘kafası sivil‘ ve ‘sıkı düşünür‘ de der miydi? Bence o sözler Temmuz/katliam öncesine ait. Ama bu güzide yayınevimiz tarih olarak 1993’le yetinmemize karar verdiği için net olarak bilemiyoruz.

Ece’nin bu sözleri neden Temmuz öncesinde söylediğini düşünüyorum peki? Çünkü Sivil Denemeler Kara’nın ilk bölümü olan, 1995 tarihli ‘Silgiler, Silerken, Silinirler de‘de Ece Ayhan isim vermeden ‘Bizim Sırp Şairi‘nden bahsediyor. ‘Bizim Sırp Şairi‘ İsmet Özel’den başkası olamaz. Çünkü İsmet Özel, Madımak katliamından sonra, Milli Gazete’de, 8 Temmuz 1993’te ‘Sivas Göklerinde Sırp Tayyareleri Uçacak mı?‘ başlıklı bir yazı yazmıştı (ne dediğini şuradan okuyabilirsiniz. Yine çünkü, Ece Ayhan ‘Bizim Sırp Şairi‘nden bahsettiği yazının sonunu Sivas’la bağlıyor:

“Şairler yoksa kızlarla, delikanlılarla birlikte ‘sünni’ Sırplarca, hem de alkışlanarak yakılmadı mı tarihte? Sivas’ta ve şiirin tarihinde? Gerçekten Sivaslılığı ve İslamlığı da yaralayan ilkel ve barbarca düpedüz bir cinayet işlenmiş olduğunu hiçbir kurnazlık ve laf kapatamaz.”

Ece Ayhan bu ‘Bizim Sırp Şairi’yle ilgili bir önceki paragrafta da 1993’te söylediklerinin bir kısmını tekzip edercesine şunu diyor:

“Belki de başlangıçtan beri (ben ilk kuşkuyu 1970’de Aksaray’da TÖS’ün binasında bir şiir toplantısında duymuştum. Ve ‘dur bakalım!’ demiştim kendi kendime. Ben, gerekirse, bir ömür boyu pusuya da yatabilirim. Bir gerçeklik uğruna 30-40 yıl bile bekleyebilirim!) gizli bir biçimde ve altta, ‘dürüst’ bir insan değildi.”

Anlamıyorum ki, editörler takvim bilgisini neden tam olarak vermezler? Böyle daha fiyakalı mı oluyor? Kelime tasarrufu mu yapıyorlar? Biraz da okuru mu çalıştırmak istiyorlar, “Tembel okur istemiyoruz” mu diyorlar? “Okur bu, biz ne verirsek onu otlar” mı diyorlar?

Sorun sadece YKY editörleriyle sınırlı olsa amenna. İş Bankası Kültür Yayınları da aynı. Nedir bu takvim bilgilerini vermedeki cimrilik?

Sait Faik’in Mankeme Kapısı’nı basmış, toplu eserleri arasında, çok iyi etmişler. Kitabın başında yazarla ilgili verdikleri bilgilerden öğreniyoruz ki, Sait Faik 1942’de Haber Akşam Postası gazetesi için bir ay adliye muhabirliği yapmış. Peki hangi ay? I-ıh, katiyen vermiyorlar bu bilgiyi. Kitaba yazıların yayınlandığı gazete sayfalarının fotoğraflarını koymuşlar, orada da tarih yok. Kitabın başında gazetenin bir nüshasının ilk sayfası var, pertavsızla baktım, tarihi göremedim, galiba tarihin bulunduğu yer kesilmiş kitap boyutuna sığmayınca. Sığdırmaya da çalışmamışlar. Hıh, ne önemi var? Ben size söyleyeyim: Sait Faik 28 Nisan – 31 Mayıs arasında çalışmış bu gazetede.

Sait Faik’in röportajlarının derlendiği Tüneldeki Çocuk’ta yer alan metinlerin ise hangi yılda yazıldığını bile öğrenemiyoruz, bırakın ayını ve gününü. İlk nerede yayınlandıkları da verilmemesi gereken bilgilerden olmalı. Kitabın başındaki ‘Editörün notu‘ndan öğreniyoruz ki, Tüneldeki Çocuk seçkisini ilk olarak Yaşar Nabi Nayır hazırlamış ve Sait Faik’in ölümünden bir yıl sonra, 1955’te Varlık Yayınları basmış. Orada veya daha sonra Muzaffer Uyguner’in hazırladığı dizide tarih bilgileri var mıydı, bilmiyorum. Vardıysa siz neden koymadınız? Yoktuysa siz neden araştırıp bulmadınız ve koymadınız?

Abartma suçundan bana vereceğiniz cezayı yeteri kadar indirmediğinizi hissediyorum. Peki öyleyse!

Çetin Altan’ın Al İşte İstanbul’unu okudum. Güzel kitap. Yazko (Yazarlar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi) basmış, 1981’de. Editörler kooperatife dahil edilmediği için, editörlük hizmeti beklemek benim hatam. Okudukça anlıyoruz ki, Çetin Altan, fotoğrafçı Ara Güler’le İstanbul’u dolaşıyor. Yine anlıyoruz ki, bir gazete için. Peki hangi yıl, hangi tarihler arasında, hangi gazetede yayınlandı bu röportajlar?

Kitabın ortalarında bir yerde, biriyle konuşurken milletvekili olduğunu söylüyor Çetin Altan. Hmm, 1965’te TİP’ten milletvekili seçilmişti, acaba… Benim aptal kafam işte, Yazko editörlerinin ‘Otuz yedi yıl sonra bu kitabı okuyan birinin elinin altında nasıl olsa internet diye bir zamazingo olacak, gugullayacak ve bu bilgiye erişecek’ hesabı yaptığını düşünemedim. Düşünmeyi becerince baktım. YKY 2013’te basmış kitabı fotoğraflı ve internetten öğrendiğime göre şu bilgiyi vermiş:

“1969 yılının yaz aylarında, dönemin büyük gazetelerinden Akşam, gazeteci Çetin Altan ve foto muhabiri Ara Güler’in ‘Al İşte İstanbul’ adlı yazı dizisini yayımladı.”

Vay be! Büyük aşama, büyük hizmet. Bu baskıyı görmedim, belki hangi tarihler arasında yayınlandığı bilgisini bile veriyorlardır.

Takvim bilgisi, hele eski yazıları derlediğiniz bir kitapta, olmazsa olmazdır. Ama beni editörlük konusunda haksızlık derecesine varan abartılı noktaya bir tek tarih meselesi taşımadı.

Demin söz ettiğim Aynalı Denemeler’de ‘Şairin Görüşü‘ başlığı altında şu kadarcık bir metin var:

“Ece Ayhan: İşte tam bir sivil şiir size. Dizeler mitralyöz gibi. İsmet Özel İslamcılığı bırakmış mı ne! Ya da bu Şerif Mardin’in bir şiiri gibi. Velhasıl son on yılın, yirmi yılın en güzel şiirlerinden biri. İşin içinde üstelik Hurufilik de var. Hayt!

1993, Nokta”

Anlaşılıyor ki, belki de tamamen yanlış anlıyorumdur, dergi İsmet Özel’in yeni bir şiiri için görüş almış. Belki sadece Ece Ayhan’dan, ama galiba başkalarından da. Bilemiyoruz. Tamam, başkaları ilgilendirmiyor olabilir, bu bir Ece Ayhan kitabı; yine de ne olduğunu söyleyen küçük bir bilgi vermek editörü günaha sokmazdı sanırım. Ama daha önemlisi şu: Bu kadar göklere çıkarılan şiir hangisi acaba? Meraktan çatlayacağım, ama editör benim yüzümden günaha girmiş olacak diye kendimi tutuyorum. Yarın ilk iş, yayınevine gidip editöre yalvaracağım. Biliyordur belki, belki söyler. Biliyordu da yazmadıysa, kusura bakmasın, yaptığı işe saygı duymuyor, okura da saygı duymuyor. Bilmiyorduysa, öğrenmediği için yine yaptığı işe saygı duymuyor ve en basit merak duygusundan yoksun demektir ki … (Sezai Karakoç’un şiirinden ödünç alayım) “ötesini söylemeyeceğim”.

Ama Röportaj Yazarlığında 60 Yıl’la ilgili birkaç şeyden birini daha söyleyeceğim. 1952 Hasankale (Erzurum) depremi olduğunda Yaşar Kemal soluğu Hasankale köylerinde almış. Usta işi bir röportaj. Fakat yine editör tembelliği sırıtıyor. Depremle ilgili bilgiler o zaman gazetelerde yer aldığı için Yaşar Kemal onları vermiyor haliyle, felaketin yaşandığı yerlerdeki durumu göstermek için orada. Altmış yıl sonra bastığınız kitapta mutlaka depremin hangi gün meydana geldiği, kaç büyüklüğünde olduğu, kaç insanın öldüğü, kaç evin yıkıldığı gibi bilgiler olmalıydı. Basit bir editörlük hizmeti işte. Yok.

Benzer sayılabilecek eksiklikler yine YKY’nin bastığı Sabahattin Ali’nin Markopaşa Yazıları ve Ötekiler’de de sahnede. Tek örnekle yetineyim.

Ben bir yazıda, “Şehit cenazelerine bundan böyle CHP’nin alınmaması talimatı verdiğini söyleyen bakan” desem, sözünü ettiğim kişinin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olduğunu anlarsınız, çünkü gazeteler yazmıştır, radyolar söylemiştir, televizyonlar göstermiştir…

Sabahattin Ali, 18 Aralık 1946’da, Markopaşa’daki ‘Ayıp‘ başlıklı yazısına şöyle başlamış:

“Geçen gün Millet Meclisi’nde bir milletvekili ‘kökü dışarıda olan Markopaşa diye bir söz etti.

Bu milletvekili, ne yazık ki, bu satırları yazanın elini sıkan ve evine gelen bir adamdır.

Halbuki ben bu milletvekilinin kökü dışarıda olduğuna sahiden inanacak olsam, elini sıkmak değil, suratına tükürürdüm.”

Her sabah 1946’nın gazetelerini okumadığımıza, 1946’nın ajansını dinlemediğimize göre bu milletvekilinin kim olduğunu bilmemize imkan yok. Editörümüz bu kadarını düşünemiyor mu acaba? Düşünmüyor. Düşünmeye gerek görmüyor. Her işin başı, zaten merak duymuyor. Kendi merak etse bizim merakımızı da giderecek. Editör merak eden kişi olmalıdır, ama bu da yetmez, okur için de ayrıca merak etmeli, onun meraklarını gidermeyi gözetmelidir.

Hey, abartı suçunu işlediğimi düşünenler, bir dakka! Size içimi burkan bir şey anlatacağım son olarak.

Sait Faik’in Mahkeme Kapısı’na İş Bankası Kültür Yayınları bazı editörlük hizmetleri götürmüş: bazı Osmanlıca kelimelerin bugünkü karşılıkları dipnotlarda verilmiş, birkaç eski takvim tarihi dipnotlarda miladiye çevrilmiş, özel isimlere gelen takıları Sait Faik kesmeyle ayırmamışken ayrılmış, ‘Serkidoryan’ gibi dönemin sigara markalarının ilk harfleri büyük yazılmış ama l de i yapılmış, vs. Bir de düpedüz yanlış yapmışlar:

“Şahit Şahan Asilpek hâkimin her sözüne, ‘Benim haberim yok!’tan başka bir şey söylemedi. Hâkim de, ‘Mademki bunun hiçbir şeyden haberi yokmuş, ne diye getirdiler? İşine gitseydi daha iyiydi.’ dedi.”

Hah işte, tek tırnak içindeki son nokta, iyiydi’den sonraki, kesinlikle yanlış. Giderek yaygınlaştığını görüyorum, ama şimdi bunun neden yanlış olduğunu anlatmak değil konumuz. Sözünü ettiğim kitabın içinde bu noktanın konmadığı alıntılar da var. Ben bu örneği 51. sayfadan aldım, 52. sayfada noktasız bir alıntı var mesela. Aynı yanlışa ve çift kullanım durumuna YKY’nin kitaplarında da rastladım. Anlaşılıyor ki, yayınevinin bir politikası yok bu konuda, editörüne göre değişiyor. Ha tabii, yazar ille de öyle yazmak istiyorsa… Ama şu alıntıladığım örnekte yazarımız, Sait Faikimiz, öyle yazmak istememiş ve öyle yazmamış; koydukları gazete sayfasının fotoğrafında görünüyor.

Kısacası, kimi yazarın yazdığı gibi bırakılabilecek, biri de kesinlikle bırakılması gereken şeyleri değiştirmişler editörlük diye, ama benim gördüğüm iki hatayı, bir dipnotla düzeltilmesi gereken iki hatayı olduğu gibi bırakmışlar, çünkü fark etmemişler.

‘Artistler Turneye Çıkarken’ hikayesinin sonunda Sait Faik bir ismi karıştırmış, “Artistler reisi Halit” yazacağına, ‘Nihat‘ yazmış. Özellikle gazetelerde sık rastlanır bir hata, muhabirler böyle sürçmeler yapabiliyor hızla yazarken; kendi editörlük tecrübemden biliyorum. Anlaşılıyor ki, Haber Akşam Postası editörü atlamış bu hatayı. 1955-65 arasında iki baskı yapan Varlık Yayınları’nın editörü de atlamış. Sait Faik’in bunları yazmasından 74 ve 75 yıl sonra yapılan iki baskıda İş Bankası Kültür Yayınları editörü de atlamış.

Ece Ayhan, Sait Faik için şöyle diyor:

“Nereden geldiği, nereye gittiği bilinmiyor. Öncesi sonrası yok bu adamın. Çok tuhaf. … Edebiyatta ve şiirde hiç akrabası olmamış. (…) Biraz haksızlık edildi adama. Yalnız bırakıldı…”

Bunca editör bunca yıl haksızlık edip durmuş, duruyor, yalnız bırakıyor adamı. Sırf şu hatayı düzeltti diye, Sait Faik’le iki adım atmalık kolkola girebilirdi editör; ne güzel bir bağ, ne saklı bir mutluluk olurdu. Israrla düzeltilmeyince editörlüğe yazık, okura yazık, yazara kazık.

Bunun gibi bir sürçme daha yapmış Sait Faik, işaret koymamışım. Hep editör mü okuru uğraştıracak, ben de editörü çalıştırayım biraz, bulsun. Tembel editör istemiyoruz!

Yazıda anlattığım bazı konuları okur bilemiyor olabilir, zaten ben de bazılarını bilmiyorum, yazdım; okur ancak ek bilgilerle okumasını zenginleştirebilir. Böyle bilgiler kitabı da zenginleştirir. Bu bilgileri sağlamak, okurun kitapla ilişkisini zenginleştirmek editörün asli sorumluluklarından biridir.

BULMACA

Satırları ve sütunları kelimelerle doldurun.

[ad_2]
Apsny News

YORUM YAZ

Yorum Yazabilmek İçin Lütfen Giriş Yapın.